Bugün 17 Eylül BANDIRMA'NIN KURTULUŞU

Bugün 17 Eylül BANDIRMA'NIN KURTULUŞU

 

Arşivleyin. Çok kıymetli bir belge:

Bandırma kurtulduktan hemen sonra kaleme alınıp, basılmış bir belge niteliğinde kitapçık.

BANDIRMA YANGINI

 

(Yunan Fecâyii)

Nâşiri: Emin Bülend

Mahmud Bey Matbaası, 1339,

 

(Bu hâtıratın önemi, Bandırma kurtulduğu gün kaleme alınmış ve hemen ince bir kitapçık halinde bastırılıp dağıtılmış olmasındadır. Şimdiye kadar hiçbir hâtıra bu kadar güncel olarak yazılıp kamuoyuna sunulmamıştır. Yeni yazıya çevrilirken birkaç sâdeleştirme dışında metnin diline dokunmadım. Diğer belge de Bandırmanın kurtuluşunu müjdeleyen Garp Cephesi Kumandanlığınca hazırlanan ve yerleşim yerleri üzerine tayyarelerden atılan bildirilerden Balıkesir'in üzerine atılan bildiri. (aydın ayhan.)

Bandırma Yangını

“Taarruz haberi semâlarda bir top gibi patlamıştır. İki buçuk seneden beri Türkler’i gölgemizden ürkecek kadar korkak yapan zâlim Yunanlılar daha ilk taarruzda müthiş telâşa düştüler. Esir bulunduğumuz müddet zarfında geçinmek yüzünden öğrenmeye mecbur olduğumuz o mel’un lisan (Rumca) sahipleri öyle anlaşılıyor ki bir an evvel kaçabilmek için çırpınıyorlardı. Şaşkınlıkları âdeta lisanlarından, hareketlerinden anlaşılıyordu. Bu vaziyeti gören biz Türkler kalbimize sığamayacak derecede bir hisle seviniyorduk. Fakat bu hareketimizi Yunanlılar’a sezdirmemek için o kadar dişimizi sıkıyorduk ki, iki Müslüman âdeta yekdiğerine selâm vermekten çekiniyordu. Çünkü gerek Yunanlılar gerek Rumlar ve Ermeniler ve gerekse Rumyos Çerkesler lehimize olarak söyleyeceğimiz yalnız bir kelime için, söyleyen ve dinleyen zavallı Müslümanlar’dan birkaçının felâket ve mahvını intâc edecekti. Bu gibi vak’alar işgâl müddetince defâatle şâhid olduğumuz vukūatlardandı.

Meselâ; zikredilen anâsırdan herhangi birinin velev ki o kimse kendi milleti indinde hakîr bir kimse olsun, Müslümanlar’dan bir şahsa karşı en ehemmiyetsiz veyahut hiç asılsız bir sebeple o kahrolası Yunan Hükûmeti’ne şifâhî bir ihbaratta bulunur. Daha doğrusu hükûmete değil bir Yunan neferine: “Afto eginos!” gibi bir iki kelime Rumca ile bir Türk’ü gösterse , zavallı Müslüman yaka-paça “Burus felaki” cümlesiyle tevkifhâneye isâl olunurken yolda tesadüf eden Rum ve Ermeni çocukları yalan-yanlış ilâvelerle; “Afto Kemalist !” diye gürültüye başladı mı, işiten kefere çoluk çocuk, erkek, kadın bir cemm-i gafîr ile kapatırlar. Bu zavallı mevkuf ne aranır, ne sorulur, iki ay sonra ifadesi alınır, şâhide, isbâta lüzum görmeden asgarî beş sene olmak üzere tecziye edilir. Mevkūfun ifadesi alınıncaya kadar pek ender müstesnâsı olmak üzere ihtilâttan menedilir. Bu hakîkat karşısında mümkün mü bir kimse siyâsî bir kelime sarf etsin?..

Son zamanlarda o kadar tazyık etmeye başladılar ki, ahâli akşam-sabah saatle işbaşına gidecek, üç kişi bir mahâlde oturamayacak, herkesin hareketinden şüphe edilecek , değil bizzat siyâsî görüşen, hattâ işitip de ihbar etmeyenler bile idam cezasıyla tehdit edildiler. Bandırma’da gün geçmez ki zavallı bir Müslüman kurşuna dizilmiş olmasın...

Yunanlılar, mağlûbiyetleri başladığı günden itibaren şiddetlenen inzibatları dolayısiyle Müslüman ahâli evlerinden çıkmamaya başladılar. İlk günlerde ahâliyi adâletlerine iknâ etmek için bâzı müstesnâlardan maadâ, bu müstesnâların hâlâ hayat ve mematları meçhuldür, bütün mahpushâneleri tahliye ettiler.

Yenildiklerini anladıktan bir gün sonra tevkîfat başladı. Korkaklıkları o dereceye vardı ki, sebepsiz kahvelerden-sokaklardan adam toplamaya başladılar. Firarlarından ondört gün önceydi. O gün gördük ki memleket eşrâfından dört-beş kişi sebepsiz tevkif edildiler. O günün akşamı bir kahvehânede bir arkadaşımla oturuyordum. Tanıdığım bir Yunan jandar-ması geldi. Rumca selâmdan sonra arkadaşımı karakola götürmek istediğini söyledi. Bu ânî vaziyet karşısında verilen emre uyuldu. Birkaç dakika tereddütten sonra dillerini bildiğimi dikkate alarak onları takîben karakola gittim. Karakol kumandanı bulunan jandarma başçavuşu mağrûr ve sert. Ben mültefit bir vaziyetle selâmladıktan, sonra arkadaşımın tevkif sebebini sordum. Sebebini bilmediğini, tevkif için emir aldığını, fazla sual sormamaklığımı ihtar etti. Geri dönmeğe mecbur oldum. Sabah olur olmaz arkadaşımı sebepsiz olarak tevkif ettikleri için kumandanlığa şikâyet ettim.

Vak’adan bir-iki ay önce Bandırma’da neşredilmekte olan “Adâlet” gazetesi müdürü hâin Ali Sâmi tehdit ile mel’un gazetesine, daha doğrusu hezeyannâmesine abone bedeli toplamağa başlamıştı. Müracaat edilen zevât Ali Sâmi’nin şerrinden çekinerek senelik abone bedeli olan iki lirayı vermeğe mecbur oluyorlardı. “Mezkûr gazeteye abone olmak İşgâl Kumandanlığı’nın emri icabından imiş.” Tabii herkes gibi bize de müracaat edildi. Tesadüf Çerkes beylerinden birinin ticarethânemde bulunmasını fırsat bilerek Ali Sâmi’nin yaptığının doğru olup olmadığını sordum. “Bunun herhalde kumandanlığın haberi olmadan yapılan bir şey olduğunu, şikâyet edersem bana yardım edeceğini” söylediği zaman şikâyet etmiştim. İşgâl Kumandanı şikâyetime cevaben; “mevkîinin gazete müvezzîliği (dağıtıcılığı) değil pek büyük bir makam olduğunu, mamafih bütün şikâyetlerimi dinleyeceğini” söylemişti.

Bu defa da o zamanki vaziyetten cesaret alarak mâruzâtımın dikkate alınacağını zannederek müracaat etmiştim.Yine lûtfen kabûl olundum. Fakat müracaatımın sebebi anlaşıldığı zaman sert bir çehreyle “oturmamı”, aynı zamanda masa üzerinde bulunan bir listede bir çok ismi araştırdıktan sonra, “aradığım zâtın tevkifinin herhâlde lâzım geldiğini ve tevkif olunacakların hepsinin otuz altı kişi olduğunu, bunların otuzunun yerli Rum eşrâfın iltimasıyla salındığını, kalan altı zavallının herhalde tevkiflerinin icap ettiğini” hakaret eder gibi söyledi.

Ben soğukkanlılıkla, mahkûmların kaç kişi olduğunu değil, tevkif sebebi olduğunu söyleyince, daha sert bir çehreyle; “Yunan Hükûmet-i Fahîmesi aleyhinde yapılacak ihtilâle önayak olan bu adamların idama mahkûm olduğunu, bugün veya yarın mahkeme edilmeden idam hükmünün icrâ edileceğini ve artık bir şey sormadan çekilmemi, yoksa benim de aynı suça ortak addolunmaklığımın hiçbir mahzûru olmayacağını” da hayretle işittiğim zaman bir dakika evvel oradan savuşmak mecburiyetinde kaldım. Bilâhere ilk işim din kardeşlerimden en uyanık olanlarına vaziyeti tebliğ etmek oldu.

Herkes korku yüzünden evinden çıkamaz oldu. Yunan nakliyatı, daha doğrusu firârı pek sür’atle devam ediyordu. Bandırma Körfezi tâ boğazına kadar nakliye ve Harb gemileriyle dolmuştu. Liman dâhilinde bulunan vapurları saymak mümkün değildi. Altmış-yetmiş kadar olduğu söyleniyorsa da, muhakkak değil, belki de daha fazla idi.

Bu müddet zarfında “Picinkos” havâlisinin hicret eden Rum muhacirlerinin, yerli Rum ve Ermeniler’in mecbûrî hicretleri dolayısiyle İslâm ahâliye yapılmadık hakaret kalmıyordu. Firârî ordunun ağırlıkları ve hayvanları, mukaddes ibâdethânelerimizde, yıkılan, kırılan ticarethânelerimizde barındırılıyordu. Ama en zoru da Yunanlılar’la beraber kaçmak zilletinde bulunan Çerkesler’in mezâlimi idi. Bu şerîr adamlar zavallı Müslümanlar’a yapılan ve yaptıkları mezâlim kâfi gelmiyormuş gibi son bir darbe daha indirmek istiyorlardı. Zira Çerkes Ethem ve avenesinin Ankara Hükûmeti tarafından tard edildikten ve bu Yunanlılar’a ilticâ ettikten sonra bu millet tamamıyla şımarmıştı.

Şehir dâhilinde muharip gibi silâhlı gezen bu adamlar önüne geleni ısırır, arkasına geleni teperlerdi. Pek azı müstesnâ olmak üzere hiçbir işle meşgûl olmayan bu adamlar kayıtsız-şartsız Türkler’i haraca bağlamışlardı. Evvelce sığır çobanlığı yapan herbirinin birer bey gibi keselerinde beşer-onar bin lira bulunuyordu. Bu para sırf Türkler’den ve köylülerden cebren alınan paralardı. Çünkü onlarda silâh vardı ve Türkler’in elleri-kolları bağlı vaziyetteydi. Son günlerde sekiz-on kişilik bir Çerkes çetesi vapura binmezden birkaç saat evvel mahallelerin ihtiyar hey’etlerine şifâhî bir ültimatom verdiler. Şöyle ki; Türkler kendilerine istedikleri binlerce lirayı vermezlerse Bandırma’nın yakılıp ahâlisinin katledileceğini söylediler. Para verildi. Ardından ikinci firârî bir çete daha geldi. Bu defa çarşılarda ve mahalle aralarında yakaladıkları Müslümanlar’ı han ve otellerde hapsedip dayak ve öldürme tehdidiyle gene para aldılar. Akşam oldu mu evlerden bâzısının oğlu, bâzısının babası eve dönmez. Bir taraftan asker açlıktan evlere saldırdığı gibi, diğer taraftan da bu gibi vukûat cereyan ettikçe evlerden çıkılmaz oldu.

Son rezîlâne firarlarına üç gün kalmıştı ki, saat dokuz sıraları idi. Ancak kapılarının önüne kadar çıkabilen erkeklere; “silâh ile adam topluyorlarmış” dediler. Bu acı cümle herkesi titretti. Ve hakikaten beş dakika sürmemişti ki sokak başlarında dikilen üçer-beşer süngülü karşısında kalındı. Göze görünen ve kaçmayanlar koyun sürüleri gibi bilinmeyen bir yere doğru sevk edilmeye başlanıldı. Daha sonra kapılar vurularak; içeride erkek olup olmadığı sorulmaya başlandı. Çıkanlar gürültüye gitti. Tehdide aldırmayanlar evde kaldılar. Fakat bu kalan kısım sekiz-on hânede birdi. Yâni cim karnında nokta gibi erkek kaldı. Evde kalanlarla kadınlar, gidenlerin âkıbetlerinin ne dereceye kadar vahim olduğunu tahmin edemiyorlardı. Zira herhâlde iyi bir maksatla toplanmadıkları belliydi. O akşam üçbin kadar olduğu anlaşılan bu insanların hayat ve mematlarına dair haber alınamadığından beşikteki çocuğa kadar kimse uyuyamadı. İşitilen mitralyöz seslerini bastıran patırtı-kütürtü sebebiyle zavallıların hayatlarından endişe ediliyordu.

Gece yarısı zaman zaman duyulan kadınların feryâdı endişeyi takviye ediyordu. Sabah erkenden tecâvüzden kurtulan kadın ve çocuklar sokaklara fırladılar. Zira bâzısının babası, bâzısının kardeşi kayıptı. Her kadın ve çocuk ümitle öteye-beriye müracaat etmeye başladı. Sonunda, toplanan insanların Bandırma’ya yarım saat mesafede bulunan “Memun Altı” nam mahalle sevk olunduğu haber alındı. O gün akşama kadar her aile mevkūfuna ekmek ve su taşıdı. Bir kısmının ekmek götürecek kimsesi olmadığı gibi, bir kısmının da götürecek ekmeği yoktu. Bir kısmı da civar köy ve nâhiyelerin ahâlisindendiler.

Aynı gün de Bandırma Limanı’nda istasyon muhafızı olarak iki Fransız gemisi bulunuyordu. Tarafsız olan bu gemi süvarilerine müracaat olundu. Erkeklerin mahbus, Bandırma’nın yanmak ve ahâlinin katliâm tehlikesinde olduğu söylendiği zaman; “kat’iyyen böyle bir muhâtara olmadığına, ancak Türkler’in bir ihtilâle meydan vermemesi için muvakkaten tevkif olunduklarına” ikna ettiler. Fransızlar’ın bu teminatına karşı biraz müsterih olundu. Ertesi gün gene aynı şiddetle erkekler aranıyordu. Bizzat kapıma gelinip dört-beş defa ismimle “çıkmaklığım” söylendi. Ben de tabii komşudan komşuya kaçıyordum. O gün öğle üzeri tevkif edilen binlerce kişi Bandırma’nın Haydar Çavuş Câmii’ne getirildi. Binlerce kişi üst üste denilecek şekilde dolduruldu.

O gün top ve silâh sadâları müthiş tarakalarla patlamağa başladı. Mermiler yüksekten görülebiliyordu. Muzaffer Ordumuz’un top sadâlarını tanıyorduk. Karşılıklı mermilerden kasaba içine de düşmeğe başladı. Bandırma bir harb yeri olmuştu.

Yunanlılar’ın pek yakınımızda bulunan üç top bataryası ateş ediyordu. Denizden Yunanlılar’ın Averof, Kılkış ve emsâli gemilerinin müthiş topları aynı zamanda patlıyordu. Bir taraftan çoluk-çocuğun, babalarının kardeşlerinin hayat ve mematları, diğer taraftan top-tüfek sadâları, feryatlar gökyüzünü dolduruyordu. İkindi üzeri idi ki, gemilerden atılan bir yangın mermisi sahildeki büyük tütün mağazalarını yaktı. Alevler gökyüzünü sardı. Günlerden beri kulakları dolduran “umûmî yangın” zannıyla kıyametler kopmağa başladı.

Top tarakaları olanca şiddetiyle devam ediyordu. Açlıktan sokaklarda başıboş gezen yüzlerce, hattâ binlerce muhtelif hayvan; beygir, katır, merkep, öküz, inek, koyun, keçi gürültüsüyle insanların feryâdı tarif edilmesi mümkün olmayan bir vaziyet idi. Bir saat devam eden yangın yalnız tütün mağazalarının yanmasıyla sonuçlandı. Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Zulmet ortalığı kaplamağa başladı.

Bu gece de sâlimen sabahlanırsa Müslümanlar’ın salâh bulacağı, çünkü ertesi gün muhakkak Türk Ordusu’nun şanlı bayrağının memleketimizi şereflendireceği kanaati içimize doğuyordu.

Korku ve heyecan içinde çoluk-çocuk dertleşirken canhıraş bir surette âvâz edilen ikinci bir “yangın var!” sadâları ortalığı çınlatmaya başladı. Herkes bu ikinci yangının herhâlde tahmin edilen “umûmî yangın” olduğunu zannediyordu. Artık oturulamazdı. Mütereddid bir vaziyette meskeninden fırlayan ahâli sokaklarda Yunanlılar’dan kimse kalmadığını görmeye başladı.

Ateş gökyüzünü kıpkızıl kaplamış, kıvılcımlar saçıyordu. Bomba, top, tüfek, insan, hayvan sadâları kulakları dolduruyordu. Yunanlılar kaçmış, yalnız fedâi olduğunu bilâhere anladığımız birkaç yüz kişiden ibaret silâhlı Ermeni ve Rumlar’dan başka kimse kalmamıştı.

Mahzenleri binlerce bombayla doldurulmuş olan Haydar Çavuş Câmii’nde mevkuf üçbin kişi, hariçten sesleyen hamiyyetli bir Müslüman’ın îkazıyla kapıları, pencere demirlerini kırmak, kendilerini ikinci kattan, hattâ minâreden atmak suretiyle dışarı fırladı. On-onbeş dakika geçmemişti ki müthiş bir tarakayla câminin berhavâ olduğu görüldü.

Yangın bütün dehşetiyle etrafı sardı. Yüzlerce Müslüman yangını söndürmekle uğraşırken, diğer taraftan Ermeni fedâiler ellerinde gazlar, paçavralar olduğu hâlde etrafı ateşliyorlardı. Bunu gören ahâli canını kurtarmak için o yana koşmağa başladı. Yangın o kadar şiddetlendi ki âdeta her taraf birden yanıyordu. Meskeni değil, canı kurtarma zamanı gelmişti. Çünkü gözönünde insan boğazlanıyor, sürülerle çoluk-çocuk ateşe atılıyor, bilinmeyen yerlerden gelen kurşunlar insan öldürüyordu.

Çarşafsız fırlayan kadınlar, ayakkabısız uğrayan erkekler, ebeveynini kaybetmiş çocuklar, zevcini, zevcesini, kardeşini, hemşîresini, anasını, babasını hattâ aklını kaybetmiş insanlar kırlara ilticâ etmeğe başladılar. Anlatılamaz bir manzara...

Artık Bandırma tamamiyle alevler içinde kalmış, ahâli de ümitsiz bir vaziyetle uzaktan bu manzaraya için için ağlamakla cevap veriyordu. Bu vaziyette iken ânî bir felâket daha baş gösterdi. Ermeni fedâiler ahâlinin arasına dağılmış, Paşabayırı nam hâkim mevkîe mitralyözler kurulmuş, katliâm başlamak üzere iken, tehlikeyi hisseden bir Türk genci hayatını tehlikeye atarak çeyrek saat mesafede bulunan ve Bandırma’nın işgâlini sabah aydınlığına tehir eden Türk Ordusu’na “bir an evvel yetişmezlerse ahâlinin mahvolacağını” ihbar eder etmez, Ordu’nun herbiri arslan kesilen süvârileri Gāzi Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri’nin selâmını müjdeleyerek ahâlinin arasına girdikleri zaman; alkış ve “yaşasın!” sadâları arasında silâh sesleri yükselmeğe başladı. Önümüzde on beş-yirmi (Ermeni) fedâinin öteye, beriye silâh attıkları müşâhede olunmağa başlandı.

Ahâliden bâzıları, yüzde beşinde bulunan silâh ve hattâ bir kısmında bulunan bıçak ve sopalarla bunlara hücum ettiler. Ve bu iş sabaha kadar devam etti. Bu Ermeni fedâilerden birkaç yüz adedinin lâ’şesi meydanda kaldığı gibi sabahleyin erkenden hâtıralarda unutulmayan güzel Bandırma bir ateş kurganı olmuştu. Kırlarda bir insan kitlesi hâlindeki ahâliye acı bir manzara olarak göründü.

Bandırma Körfezi’nde ve liman içerisinde deniz üzerinde bir tek gemi olmadığı gibi, ne bir kayık ne de bir direk kalmıştı. Marmara havâlisine çıkan Yunan gemileri iki gün daha “aşırtma” suretiyle Bandırma’yı tahrip ettiler. Nihayet muzaffer Ordumuz’un uzun menzilli topları bunları da firar ettirmeye muvaffak oldular. Ahâli, mantar gibi ortada kaldığı zaman kendisine bir mesken bulmak için kısmen etraf köy ve kasabalara dağılmağa mecbur oldular. Çünki altıbin hâneden ibaret olan Bandırma’nın beş bin hânesi kâmilen yanmış, en fazlası Çınar Mahallesi olmak üzere muhtelif mahallelerde bin hâne kalmıştı.

Bandırma’nın başına gelen fâciânın hâtırası bundan ibarettir.”

 

18 Eylül 1338

Bandırma / Emin Bülend



Diğer Fotoğraflar