Ozan Utku ARICAN EFESLİ HERAKLEİTOS'A SELAM OLSUN
Yazı Detayı
23 Kasım 2021 - Salı 04:05 Bu yazı 3 kez okundu
 
EFESLİ HERAKLEİTOS'A SELAM OLSUN
Ozan Utku ARICAN
sonkursungazetesi@gmail.com
 
 

 

Son günlerde yaşananları düşündükçe kendi kendime “Neden sürekli aynı şeyler yaşanıyor? Bazı şeyler hiç mi değişmez” diye söylenip durdum. Sabah uyanır uyanmaz zaten günlük koşturma içerisinde sürüklenip gidiyoruz, bir şeylere vakit ayırabilmek; farklı işleri aynı gün içerisinde halledebilmek mümkün olmuyor. Hayatın olağan akışında her insanın her şeyi başarabilmesi veya eksiksiz şekilde yerine getirebilmesi isteklerimiz doğrultusunda gerçekleşmiyor. Özellikle toplumsal sistemin önemli yapıtaşlarını dolduran üyelerinin, kapitalizm içerisinde güce, yani paraya sahip olması ekstra bir zaman gediğini olağan akışta edinmelerini sağlıyor. Bu edinim ise hiç hafife alınacak cinsten bir kazanım değil. Tam anlamıyla sistemin içerisinde zaman ve güç, gerekli akılla birleştiğinde kişinin kendi yararına (hatta çevresine) veya topluma pozitif yönde katkılar sağlayabiliyor. Biz bu pozitif yönde artışı kimi zaman eleştiriyoruz, kimi zaman da destekliyoruz. Toplumun yararına olan şeyleri gördüğümüzde elbette yarara ön ayak olmuş, destek olmuş, gerçekleşmesinde pay sahibi olan her kimse bizim için önemli kişiler haline geliyor. Toplumsal desteğin gücünü, yani kitlesel gücü elinde bulunduran güç sahibi kişi ise sistem içerisinde önemli konumlara geliyor. Aslında bizler, kendi içimizden yükselerek kapitalizm içerisinde hatrı sayılır bir seviyeye ulaşmış kişileri (doğamız gereği güç önemli) yönetici koltuğuna oturtmak istiyoruz. Çünkü kapitalizmin ve kökü olan liberalizmin doğasında çıkar ilişkileri yatıyor. İstiyoruz ki bizim de payımıza birşeyler düşsün. Sonuçta koltuğa oturan adamda ne var? Birikim var, bağlantı var, fırsat var, konum var... Hemen onun safında yerimizi alarak, nasıl seviyemizi yükseltirizin hesapları başlıyor ve çölde aranan bedeviler gibi hülyalarımızın peşinde avare oluyoruz.  Aslında insanın doğasına indiğimizde bir kaç temel şeyden bahsedebiliyoruz: Güvenlik, yiyecek ve çiftleşme isteği. Canlılar dünyasının içerisinde bu kadar basit ihtiyaçları olan insanların,  eski insandan günümüz insanına kadar geçen sürede temel ihtiyaçlarında bir değişiklik geçirdiği söylenebilir mi? Bence kesinlikle söylenemez. Ancak bu temel ihtiyaçları ne oranda anladığı, tatmin olduğu, gelişen dünyaya ne kadar adapte olabildiği,  onu hayvanlardan ayıran beyin kapasitesini ne seviyede zorladığı tartışılabilir mi? Kesinlikle tartışılabilir. Aslında bu tartışma meselesi yeni de değil! Toplumlar farklı dönemlerde kendi eksiklerini tamamlayabilmek için sancılı kriz ve değişim dönemlerinden geçti.  Ve bu dönemlerin sonunda dönüşen ve gelişenler ayakta kalarak devam etti. Malum bildiğimiz bir gerçeğin kapısını, her gün tekrar tekrar, yüzyıllardır açıp duruyoruz aslında: “Değişmeyen şey, değişimin kendisidir” gerçeği. İşte nöbetçi paradokslarımızdan biri de bu!. Bazen bu durumdan çıkamıyoruz, bazen çıkıyoruz. Ancak sürekli karışık renkli legolarla oynar gibi, problemlerimizi çözmeye çalışsak da, yeni problemler ve çözüm arayışları arasındaki sonsuz çizgide tarihsel süremizi doldurmakla meşgulüz. Bu süre boyunca elimizde dünya gibi bir oyuncak varken, insana başka oyun sahasına ne hacet derken uzay yeni oyuncağımız oldu. Şimdi onu keşfedip, yeni oyun sahamızda, yeni oyunlar oynamakla meşgulüz. Öyle bir merakla yaklaşıyoruz, heyecanla ufolar, gezegenler, uzayda yaşam, galaksiler derken kendi dünyamızda bir birimizin kuyularına kazmaya, kanını akıtmaya, çözümsüz bir sistemin garip oyuncuları olmaya devam edebiliyoruz. Hakikaten biz ne yapıyoruz acaba? Düşün düşün derken, yine döndüm dolaştım kitaplığımın ortasında kitlenip kalmışken, çevremde yaşananlara takıldım kaldım. Gerçekten, derdimiz neydi? Ne olmalıydı? 

   Bütün mesele yaşamaksa; ağzımızdan hiç düşürmediğimiz o süslü cümleler, giydiğimiz jilet gibi takımlar, simsiyah gıcır gıcır pahalı arabalar, yepyeni elektronik aletler, yumuşacık kumaşlar ise bizim gönlümüzü okşayan şeyler, geriye bir insanlığımız ve bir de maneviyatımız kalıyor. Elde kalan bu olunca, “en azından” diyebilmek kolay mı zor mu? Şimdi normal düşünen ve sistemsel problemlerin insan egosuna ve davranışlarına olan yansımalarını bilmediğimizi varsayıp, beynimizi ve gözlerimizi kapatırsak, insan gerçekten varlık içerisindeyse konfor evresinde olduğundan artık serdengeçti olup, iyi modülde devam edebilir. Bu iyi olan tarafı, ihtimal dahilinde. Ancak kötü olan tarafı şu: Kazanmaya alışmış, sistem içerisinde kazanabilmenin türlü dalavereli yolları denemiş veya denemeden elde edemeyeceğini görmüş olanlar için farklı bir karakter silsilesi ile karşılaşıyoruz. Maalesef bu garip hamamböcekleri (hamamböceklerine saygım sonsuz) ,  aslında bir palyaçodur. Ve kendi içerisinde deniz suyu vurdukça kayıp giden akışkan kum taneleri gibidir. Ne elle tutulur, ne bir yere dikilir, ne bir işe yarayabilir. Bir binaya harç olarak karsanız, binamız jöle kıvamında sallanır durur ilk sarsıntıda. Bir yerine bir şey taksanız, taktığınız şey “lap” diye düşer. Yani demem o ki, ettir. Öyle dümdüz: “ eşşek ölür semeri, bunlar ölür artık bilmem hangi eseri kalır?” diyebiliriz. Peki neydi bana bunları düşündüren? Varlığını bildiğimiz, bizim yüceltip peşi sıra desteklediğimiz (genel kanaatim), makam-mevki sahibi yaparak toplumsal rolleri bir güzel takdim ettiğimiz insanlar. Evet, ne yazık ki, insanlar olarak, diğer canlılara ve yaşama verdiğimiz zarar bir tarafa, kendi kendisini bile kandıran, yok eden, soyan ve bunu göz göre göre yapan kapitalist bir tür. Benim kişisel kanaatim hiç bizlere ağır gelmemeli. Hepimiz, çocuklarımızı yetiştirirken aynı ihtiraslı dünyanın tahtında bir taç takabilmesi için yetiştiririz.  Günlük olarak kullandığımız kelimelerde, boş oturmalarda, hunharca yemek yemelerde, hayatın tadını çıkarmak için türlü şeyleri göze almamızda, hep sunulan ışıltılı dünyanın saf çocuğu rolünü üstleniyoruz. Fakat dramatik bir tiyatronun yaratıcısı olduğumuz gerçeği her geçen zaman kendini aynı soğuklukla hissettiriyor. Peki, şimdi toplumsal sistemin yapıtaşı olacak kişilerin, nasıl olması gerektiği, neyi temsil ettikleri, aslında özünde ne amaçladıkları hususunu daha iyi anlayabildik mi? Ya da biz neyi temsil ediyoruz, ne için savaşıyoruz, ne için zorlanıyoruz, ne için çalışıyoruz?  Kim olduğumuz: aslında insanın yaşamının başında, daha çocukken yerleşen en önemli parçamız. O parçaya döndüğümüzde, o zaman kimdim, şimdi kim oldum diye soruyoruz değil mi? Kesinlikle soruyoruz şüphesiz...  Buraya kadar temel yapı taşlarını oluşturan insanın ne olduğu sorularına yanıt vermek zorundaydık. Çünkü sürekli aynı şeylerin yaşanması, bir döngünün sürdürülmesi ve bizim sorular yöneltip cevaplar almak için çabalamayıp yeni sorular türetmemizden kaynaklanıyor. Eğer bizler bu döngüyü kırmak isteseydik, bunun farkında olsaydık, kitlesel olarak cesaretin kendisi olabilirdik.  İşte yeni bir kapı. Bunca gerçekten uzaklaşmış palyaço ve kukla kılıklı insanın cesaretle (cahil cesaretiyle) bir araya gelip güçlenerek yükselmesi gerçekleşiyorsa, neden uyanan kitleler yükselemesin? Belki de bu, kapıyı araladığımızda karşılaşacağımız ve bilinmez bir okyanusa doğru açılan korkumuzun ilk adımıdır. Ancak dediğim gibi, insanlık şunu hiç unutmamalı, bu her devirde yaşandı. Değişim ve dönüşümü ancak ve ancak kitlelerin istekleri sağlar. Biz buna ne demiştik? Demokrasi. Yani çoğunluğun kararının hukuki yaptırımı. O zaman son bir soru daha: Bu zübükler de nereden çıktı?

 

 

 

 
Etiketler: EFESLİ, HERAKLEİTOS'A, SELAM, OLSUN,
Yorumlar
Haber Yazılımı